Başından beridir insanoğlu (tüm insan ırkı söz konusu) inandığı bir Tanrı ve bu Tanrı tarafından koyulmuş, ya da öyle olduğu nesilden nesile sözlü ve/veya yazılı olarak aktarılmış kuralları çerçevesinde hareket eder. Halifeliğin Osmanlı Devleti’ne geçişi, Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali, I. ve II. Dünya Savaşları, İstanbul’un Fethi, Ulusal ve Uluslararası gerçekleşen darbeler ve ekonomi krizleri gibi olaylar hepsi birlikte insanlığı şu an bulunduğu noktaya taşıyan unsurlar arasında büyük önem ihtiva ediyorlar. Bu olaylar silsilesi karşısında giderek zayıflayan “Din”, bir çok ülke ve vatandaşları tarafından, yönetimsel anlamda ya da uygulamada kullanımdan uzaklaştırılmış, gerçeklikleri bir çok kişi tarafından bugüne dek sorgulanmıştır. Bu süreç içerisinde ise “Din” insanlar arasında çok kan kaybetmiştir. Ancak “Din”‘de yaşanan bu popüler düşüşlerin karşısında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yükselen ve halen yükselmekte olan tek değer ise “Kapitalizm” olmuştur.

Kapitalizm ya da anamalcılık, özel mülkiyetin, üretim araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, dağılım, gelir, üretim, mal ve hizmet fiyatlarını piyasa ekonomisinin belirlediği sosyal ve ekonomik sistemdir. Bu sistemde genellikle bireylerin ya da grupların oluşturduğu tüzel kişiliklerin ya da şirketlerin emek, yer, üretim aracı ve para (bkz: finans ve kredi) ticareti yapabilmeye hakkı vardır, olarak tanımlanmakta ve günümüzde bir çok ülke tarafından tercih edilmekte ve uygulanmaktadır. Görüldüğü gibi “Kapitalizm”de esas mevzu paradır. Ve kapitalizmin saygı duyduğu tek nokta da açık bir şekilde paradır.

“Din”, “Kapitalizm”in aksine bir çok özelliğinin yanısıra ortak bir kanıya sahiptir ve bu kanı “canlı”dır. Yeryüzünde bulunan her bir din, canlıya önem verir, ona saygı duyar ve asla zarar verilmemesini bildirir ve savunur. “Kapitalizm” ise tam tersi şekilde ana noktasında “cansız”ı bulundurur. Kısaca fabrikaları, binaları, ham maddeleri, kaynakları, parayı, kalemi aklınıza gelebilecek her türlü cansız maddeyi savunur, saygı duyar ve asla zarar verilmemesi gerektiğini gözetir.

İşte tam olarak bu noktada “Kapitalizm” ve “Din” arasında çok büyük bir anlaşmazlığa düşülür. Cansız ile canlı karşı karşıya gelir. Bu çatışma her ne kadar göz ardı edilemeyecek ölçülerde büyük olsa da, henüz göz ardı edemeyeceğimiz kadar büyük olmasa gerek ki “Din” ve “Dün” karşısında insanlar arasında sürekli artan bir yükselişe geçen tek kavram Kapitalizmdir.

Günümüzde Kapitalizm’in kalın duvarları sayesinde, okullarda, üniversitelerde, kurslarda ya da benzeri yerlerde eğitim alan, kendini ve insanlığı geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunanların en büyük ve neredeyse tek amacı (kişilerin %99’u diyelim) bu kapitalist düzenden kendi payına düşeni alabilmek ve bunu yaparken çevresine vereceği hasarda büyüklük ya da küçüklük gözetmeden yoluna devam etmek olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Bu vesile ile, kağıt, odun, gıda, ilaç gibi ürünlerin elde edilip sağlık, ısınma, ev, beslenme, bilgisayar, cep telefonu, defter vb.. bir çok ihtiyaçların karşılanmasında dişlilerinde insanların çalıştığı dev bir makina kuran bizler, her geçen gün bu makina ile dünyayı ve bu dünya içerisinde yaşayan, başka bir değişle “canlı” bulunan, insan da dahil olmak üzere her bir varlığı altında ezmekte ve ihtiyaçlarımız karşılanırken verdiğimiz zararın belki de geri dönülemeyecek noktalara gelmesini umursamadan yolumuza devam etmekteyiz.

Her bir sonraki neslin bir evvelki nesilden daha kötü bir dünya devraldığını söyleyemeyecek kimse yoktur. Artık balıklarımızın boyları daha kısa, dünyada var olan canlı tür sayısı giderek azalmakta ve her yıl nesli tükenen canlılara onlarca ve belki yüzlercesi eklenmekte, giderek daha az yeşil alan ve daha çok beton olmakta, kimyasal ve biyolojik atıklar (ilaçlar, metaller, gübreler, radyoaktifler ve bir çok farklı kimyasal bileşik gibi) nedeniyle bir çok kişi ve canlı hastalıklar ile boğuşmakta, kimi bulundukları ekolojik çevrede daha fazla ikamet edemeyecek hale gelmekte ve göçler gerçekleştirmekte, hareket edemeyenleri yok olmak gibi sonuçlar ile karşılaşmakta, bu göçler vesilesi ile hem terk ettikleri bölgelerde hem de yeni yerleştikleri bölgelerde bir çok ekolojik, fiziksel ve kimyasal değişikliklerin de akabinde gerçekleşmesine vesile olmakta ve hatta kendi türümüz (insanoğlu) arasında dahi tedavisi mümkün olmayan ve ölüm ile sonuçlanan ya da olan ama bir takım farklı sonuçlar doğuran (biyolojik hayat, uzuv kaybı, sindirim, sinir gibi bir çok sistemde fonksiyon kaybı yaşatan gibi..) davranışlarımızı büyük bir hayal kırıklığı ile bir sonraki nesile devretmekteyiz.

Hangi canlı, kendi türü için böyle bir ortam bırakmak ister ? Ya da hangi canlı, böyle bir ortamda kendi türünden yeni canlılar oluşturmak ister ?

Kapitalizmin karşısında günümüzde bir çok farklı insan bir çok farklı kavramı savunmaktadır. Bilindiği gibi bu kavramlardan bazılar “Din”, “Sosyalizm”, “Marksizm” gibi genel olarak bilinen ve farklı insanlarca doğru kabul edilen kavramlar olarak gözümüze çarpıyor. Ancak hiç birisi bütün canlıları koruyan ve gözeten bir yapı içerisinde bulunmuyor, bulunsa da farklı bir takım özellikleri nedeniyle toplumdan tepki görüyor ve red ediliyor. Bu durum ise bizi gün ve gün kaçınılmaz sona her gün daha yüksek bir ivme ile sürüklemenin önüne geçemiyor.

Sizce artık bu kavram karmaşasından kurtulmanın ve tek gerçek olan “tüm canlılar”ın üzerinde yoğunlaşılması ve bu sürekliliğin sağlanması için planlar yapılması için geç kalınmadı mı ? Evet, kalındı. Ancak her zaman denildiği gibi, zararın neresinden dönülürse kardır. Değil mi ?